Evet, aynen böyle…
Biz ne kadar istersek isteyelim Avrupalılar gibi düşünemeyeceğiz. Onlar gibi yaşayamayacağız. Onlar gibi her şeyi yerli yerinde kuramayacağız. Demokrasi, insan hakları, hesap verebilirlik… Hiçbiri tam anlamıyla olmayacak.Neden mi?
Önce yazının başlığına bakıp celallenmeyin. “Avrupa ne, onlar kim, bizim medeniyetimiz var” demeyin. Sinirlenmeden okuyun.
Avrupa dediğimiz coğrafya 15. yüzyılda bir Rönesans yaşadı. Bu sadece sanat hareketi değildi; bir zihniyet devrimiydi. Kültürü, bilimi, insanı merkeze aldı. Yazmayı, öğrenmeyi, sorgulamayı ön plana koydu. En önemlisi de din ile devlet işlerini birbirinden ayırdı. Devletin kutsallığını değil, insanın değerini esas aldı.
Şu anlayışı yerleştirdi:
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”
Devlet, insan için vardır.
Bizde de benzer bir zihinsel dönüşüm çabası Osmanlı’nın son dönemlerinde başladı, 1924’ten sonra daha belirgin hale geldi. Devrimler yapıldı. Ama o çizgi sürdürülemedi. Üretim, tarım ve eğitim gereken önceliği göremedi. İnsan merkezli devlet anlayışı kökleşemedi.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye kendi eliyle on binlerce yurttaşını Avrupa’ya iş gücü olarak göndermek zorunda kaldı. Çünkü üretim yeterli değildi, eğitim seviyesi düşüktü, ekonomik model zayıftı. İnsan yetiştirmek yerine insan gönderen bir ülke haline geldik.
Toplumun önemli bir kısmı “itaat, kabullenme ve sorgulamama” kültürüyle yetiştirildi. Devlete hesap soran değil, devlete boyun eğen vatandaş profili oluştu.
Oysa Avrupa’da durum farklıdır.
Birçok Avrupa ülkesinde devlet görevlileri vatandaşa hizmet etmekle yükümlüdür. Vatandaşın başvurusuna belirli süre içinde cevap verilmezse, kurum sorumluluk taşır. Belediye başkanı seçimden sonra halktan kopmaz; halkın içine girer. Kahvede, sokakta, toplantıda vatandaşa ulaşır. Vatandaş makamın kapısında beklemez; makam vatandaşa gider.
Bizde ise çoğu zaman seçimden seçime hatırlanan bir vatandaş anlayışı vardır. Seçim sonrası ulaşmak zorlaşır. Makamlar büyür, mesafeler artar. Yeni göreve gelen bir yetkili “Kapım herkese açık olacak” diye açıklama yapar. Oysa medeni bir düzende bu zaten doğal olmak zorundadır; bunun ayrıca ilan edilmesine bile gerek yoktur.
Vali, kaymakam, müdür… Hepsi halkın hizmetkârıdır. Ama bizde vatandaş kravat takıp makam kapısına gider; haftalarca tebrik sırası bekler. Oysa olması gereken tam tersidir. Göreve gelen kişi ilk günden halkın arasına karışmalı; esnafın, çiftçinin, üreticinin kapısını çalmalıdır.
Bir başka mesele daha var:
Avrupa’da hiçbir kamu kurumu halktan toplanan parayla kendi reklamını yapamaz. Belediyeler yılın 365 günü başkanın fotoğrafıyla donatılmaz. Kamu kaynağı kişisel tanıtım için kullanılmaz. Hizmet zaten yapılması gereken bir görevdir; afişe edilecek bir lütuf değil.
Devlet; halktan para toplayıp halkı etkilemek için propaganda yapmaz. Çünkü devlet kişisel değil, kurumsaldır.
Bizde ise çoğu zaman hizmetten çok tanıtım ön plandadır.
İşte mesele burada düğümleniyor.
Avrupalı olamıyoruz çünkü zihniyet dönüşümünü tamamlayamıyoruz. Devleti kutsayıp insanı ikinci plana atıyoruz. Makamı büyütüp vatandaşı küçültüyoruz. Hesap sormayı ayıp, sorgulamayı saygısızlık sanıyoruz.
Oysa medeni bir ülkede devlet, vatandaşa karşı sorumludur. Vatandaş devlete karşı değil.
Meramımı anlatabildim mi?
Hadi hayırlısı…
Bülent Gürçam
BoyukMillet.com Türkçe Biz yanmasaq vətən yanar
